Sessiz Orman


…ve bahar yaprakları dökülür. 

Yarın 1 Haziran, yani yazın ilk günü. Dolayısıyla bahar projesi sona eriyor artık. Hâl-i hazırda yüklediğim ve taslaklarımda bulunan fotoğrafları da art arda yükledim, onları da görebilirsiniz. Daha güzel fikirlerim, planlarım da vardı ama hepsini gerçekleştirmek mümkün olmadı. Yine de olsun, yüzde altmış civarında da olsa tatmin oldum dyebilirim projeden ben kendi adıma. Elimde 2012 baharına dair güzel bir albüm kalmış oldu böyece.

Yaz mı? 

Yazın da fotoğraflar gelecek elbette. Ama sanırım grup hâlinde gelir, yaz için ilginç ve görülmeye değer şeyler oldukça, ayağınıza getirmeye çalışacağım. Dolayısıyla birden fazla fotoğraf yükleyebilirim bir güne ait olarak.

Bir de ilginç bir şeyler var aklımda, ama neyse, şimdi söyleyip sürprizini kaçırmayayım.

Görüşürüz!








Fethi Niçin Kutlamayalım?!

Ne garip bir tecellidir ki, İstanbul’un fethinin üzerinden yıllar geçtikçe kutlama şenliklerinin dozu artıyor. Fetih nesli, fetih ruhu azaldıkça, şenlik nesli, şenlik ruhu çoğalıyor. Bu seneki fetih kutlamaları da âla-yı vâlâ ile, şatafat, çatapat, tezahürât ile geçti. Korkuyorum yakında densizin biri “fetih festivali” icad edecek!..

Şimdi durup düşünelim. Fethi kutlamaya kimin hakkı var, kimin yok, hakkı olanlar fethi hakkıyla nasıl kutlamalılar?

1. Fethin sembolü, mânâsı, kalbgâhı Ayasofya’dır. Ayasofya kapalı kaldıkça kalbimiz çalışmıyor demektir. Sultan Fatih’in fetihten muradı; Ayasofya’yı camiye tahvil ederek, hilâli sâlibe galebe kılmaktır. Vakfıyesinde bunu anlayana açıkça beyan eder. Fetih nesli(!) Fatih’in vasiyetine uyan nesildir. Demek ki 29 Mayıs’ta cahiller, gafiller, yahut festival, faşing, sloganlar ile “oyunda oynaşta” olabilirler. “Ar sahipleri”, Fatih’in lisanını anlayanlar yani “hal sahiplerinin” (Ehl-i Hâl) fetih günü Ayasofya önünde dua etmeleri, ağlamaları gerekir. Korkarım bu iş de yakında “Aczmendiler”e kalacak.

2. Fatih’in İstanbul’da yaptırdığı ilk cami olan Rumelihisarı Ebûl Feth Camii bugün antik tiyatro formunda konser mekânı olarak kullanılmaktadır. Hisarın girişinde, ortada Fatih’in talimatıyla bir cami-i şerif inşa edilmişti. Daha İstanbul alınmadan “ni’mel emir” ve “ni’mel ceyş” ilk namazlarını bu fetih camiinde kılmışlar, Fatih Sultan Mehmet, Çandarlı Halil, Zağnos, Saruca Paşa, Baltaoğlu Süleyman Paşa gibi ümerâ, Ulubatlı Hasan gibi mücâhid, Akşemseddin, Molla Gürani, Molla Vefa, Akbıyık, Karyağdı Baba, Şeyh Zeyrek gibi ulema ve meşâyıh aynı secdede diz dize, omuz omuza saf tutmuşlardır. Şimdi o mübarek insanların secde ettikleri yerde çeşitli densizlikler yapılmakta.

Rumelihisarı’nda bu densizlik yapılırken az ileride Dolmabahçe Stadyumu’nda da başka halt edilmiştir. İkisinin birbirinden farkı yoktur.

3. Yedikule Hisarı, İstanbul’un fethinden sonra Türkler’in yaptırdığı ilk ve en önemli eserlerdendir. İçinde yine Fatih’in talimatıyla inşa ettirilen bir Ebûl Feth Camii bulunmakta. Daha doğrusu bulunmaktaydı. O cami de bugün yıkılmış, yerinde yeller edmektedir. Fetih neslinin bundan da haberi yoktur ve ne garip bir tesadüftür ki o mekân da “Yedikule Halk Konserleri”nin mekânıdır.

4. İstanbul’un fethi için ilk gayreti, hamiyyeti ve cesareti gösteren Yıldırım Beyazıd’ın yaptırdığı Anadoluhisarı ve diğer adıyla “Güzelce Hisar” Göksu’nun kenarında, Boğaz’ın dudağında, iri bir mücevher gibi dururken önemli kısmı yıkılarak içinden yol geçirilmiş, önü işgal edilerek sağı solu yağmalanmış, yalılar kondurulmuş, camisi esas yerinden kaldırılarak uzaklara götürülmüştür. Namazgâhı ise göstermelik olarak durmakta fakat içini ot bürümekte, üzerinde bir tabela bile bulunmadığından gelip geçenler ne olduğunu anlayamamaktadırlar.

5. Yıldırım Beyazıd’ın Otağtepe’de İstanbul’un fethinin gerçekleşmesi için planlarını hazırlarken namaz kıldığı fetih namazgâhı kaybolmuş, kıble taşı kırılmış ve bir açıkhava müzesi olması gereken Otağtepe villalaştırılmıştır. İstanbul’un birçok yerinde bulunan namazgâhların durumu da aynı vaziyettedir. Bizans surları milyarlarca lira ödenerek restore edildiği, Rumelihisarı’nda gerçekte hiç mevcut değilken, anfiteatr inşa edildiği halde yukarıda saydığım İslâmî noktaları nazar-ı itibara alan yoktur.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve kendi kendinize sorun; neyin fethi, ne için feth, neyin kutlaması, ne biçim kutlama? Haydi Ayasofya’yı açamadınız, hiç olmazsa Rumelihisarı Camii’ni ihyâ etmek de mi mümkün değil? Hadi camiyi ihya edemediniz hiç olmazsa o gece millet nasıl konser veriyorsa, sizin Kur’an-ı Kerim okumaya, mevlid yapmaya, tekbirler, salavatlarla fethi anmaya bir maniniz mi vardı? Hiçbir şey yapılamıyorsa üstad Yahya Kemal’in yaptığı gibi surlar baştan başa gezilebilir, tarihin muhasebesi, halin ve istikbalin mütaalası yapılabilirdi. Yoksa bize göre surlara temsili yeniçeri saldırtmak, burçlara bayrak diktirmek, hele gemileri karadan yürütmek ve havaya fişekler atmak bunun yerini tutamaz.

Meraklısına Notlar:

Rumelihisarı’nın restorasyonu için 1951-1952′de açılan yarışmada Turgut Cansever’in projesinde yapının bir kale olarak camiyle birlikte içinde bütün müştemilatıyla muhafazası teklif edilmiştir. Fakat nazar-ı itibara alan olmamıştır.

Rumelihisarı Camii’nin ihyası için en çok gayret eden kimse ise merhum Ekrem Hakkı Ayverdi’dir. Bu mevzuda gerek Fatih Devri Osmanlı Mimarisi, cilt 4, sayfa 658, gerek açıklama ve teklifleri yapmıştır. 24 Mart 1996 tarihli Zaman gazetesinde de Ercüment Dursun’un, “Bekliyoruz, bu cami ne zaman yapılacak?” başlıklı, Semavi Eyice ve Çelik Gülersoy’un da görüşlerinin alındığı kıymetli bir araştırmayayınlanmıştır. Bu konuda malumât ortadadır. Sadece himmet eyleyecek “âgâh kişi” beklenmektedir.

Beyoğlu Belediyesi, Okmeydanı namazgâhını, Gebze-Tuzla Belediyesi de Çayırova namazgâhlarını ihya etmişler, gerekli ilgiyi göstermişlerdir. Tebrik ve teşvik ediyoruz. Alternatif Eğitim Kulübü ve Üsküdar Tarih ve İslâm Araştırmaları Vakfı bir sene Anadoluhisarı’nda namazgâhı temizlenmiş, orada bir fetih namazı kılarak helva dağıtmış, geçen sene de Rumelihisarı Camii’ni temizleyerek kırk kişilik fetih namazı kılınmış ve yine dualar edilerek gaziler helvası yenmiştir.

A. Haluk DURSUN

İstanbul’da Yaşama Sanatı



İlk Bahar.

Bahar projesini yapmaya karar verdiğim an, bu fotoğrafı çekerkenki andı. Sonrasında çok da hoşuma gitmedi diye yüklemedim, ama anısı var en azından. Kalmasın burda taslaklarda, yazııık :D



Yine Sanat.

Aradan zaman geçti, vizelerde de bu projeyi yapmaktaydım ve finaller oldu, ben yine aynı kitabı aldım elime, yine sınav çalışıyorum ama bu sefer o çiçekler yok. Hayat hep böyle, bugün olan yarın olmayabilir, o yüzden bugünden kıymetini bilmek gerek. Bu kareyi de neden çok seviyorum, çünkü rastgele açtığım ve fotoğrafını çektiğim sayfayı editlerken okuduğumda ne kadar da manidar bir şekilde denk geldiğini gördüm.



İlginç Bir Erguvan.

Bu erguvanın gövdesinden de ilginç bir şekilde çiçekler fışkırmıştı.

- Bir cümle mi? Olamaz Nihan, şaka yapıyor olmalısın!-



Mor Salkım. 

Mor salkımlar Üsküdar hanımefendilerini temsil eder diye bir şey duymuştum. Bir zamanlar hatta bu isimle bir dergi de çıkarıyordu Üsküdar Belediyesi. Belki hâlâ çıkarıyordur, bilmiyorum. Leylaklardan sonra bir de mor salkımlar insanı kokularıyla mest ediyor. Bütün fotoğrafları mevsimi geçtikten sonra yüklüyorum, kusura bakmayın. Bir de seçemiyorum hangisini yükleyeyim diye. Daha bir sürü hazır duruyor, yayınlanmayı bekliyorlar.

Bu da güzel bir bahçe akşamından bir kare. Bu mor salkımların kapladığı çardağın altında oturup, tâ 2002 yılında yazdığım günlükleri okumuştuk…



“Birşeylerin altını doldurmakta iyi değilimdir ben. Ben Zeynep. Nam-ı diğer Zep.

Evet işte burdayım ee biraz da heyecanlıyım.

Sessiz ormana ilk defa bir fotoğrafla konuk oluyorum.

Bu fotoğrafın adını da ‘kalbi çiçek açmışlara kalp açan çiçek’ koyuyorum.

Pek olmadı biliyorum, fotoğrafın altındaki boşluğu doldurduğumu umuyorum.

Son olarak Nihan’a sesin olmadığı ama anların bütün renklerinin kulağımıza fısıldadığı bu güzel yer için teşekkür ediyorum.

Hadi kalın sağlıcakla =)”



“Kaç Çilekle Bahar Gelir?!”

Pardon, bi yanlışlık oldu:


Sessiz Mutfaktan Maceralar - 2

Bak sen şu tipsizlere.

Hava da ne soğuk gidiyor yahu? Dün gece resmen üşümekten uyuyamadım. Bir de bu kardanadamlar geldi mutfağıma. “Siz de kimsiniz, nesiniz böyle?” deyince şöyle anlattılar kendilerini:

“Biz, biraz sert pişmiş muhallebileriz. Sadece unumuz biraz fazla kaçtı. Böyle sert, hamur gibi bir şey olduk. Sonra içimize birer fındık beyin koyup hindistan cevizinde yuvarladılar. Sonra buzdolabına koydular. Ama üşüdük, derken oralarda kırmızı kukuletalar vardı, aldık giydik başımıza.”

Ben sizi yerim! Tipsiz şeyler.



Pembe ve Sarı.

İşte bu da benim masaüstüm. En bahar olan bahar fotoğrafı bu bence. Beni en çok mutlu eden. A, bir de o sarı otların arasında kendi fotoğrafım var, o da ayrı.

Ne güzel bir yersin İstanbul, ne güzel erguvan ağaçların var.


[Flash 9 is required to listen to audio.]

sessiz olmayan orman’dan bir ses:

sessizolmayanorman:

Atlının Türküsü, slow versiyon. 

Buyrun, fon müziği yaptım size. Ben olmadan da söylersiniz artık :)

Federico Garcia Lorca yazmış, Melih Cevdet Anday çevirmiş, Zülfü Livaneli bestelemiş ve Nihan coverlamış…

Via Sessiz Orman'ın Sesi


Pencere.

Hayata farklı bir pencereden bakmak ne demektir? Bence tam olarak bu demektir. Baktığınız pencereyi de güzel görmek, pencereden gördüğünüzü de güzel görmek demektir. Eğer öyle bir pencere yoksa, kendince öyle bir pencere oluşturmak demektir. Oluşmuyorsa, olanları pencereleştirmeye çalışmaktır.



“Bu proje bana ve anneme ithaf edildi madem bir de ikimizden ortak fotoğraf gelsin. Her yerden her daim güzel şeyleri görmeyi-seyretmeyi seven annem, hemen kendine bir çiçek bulabiliyor. Evine gelir gelmez solan çiçeklerinin yerine yenilerini ektirmiş ve bu güzel mor çiçeği ardındaki uzaak şehir manzarası ile seyretmesi bize düşmüş. Darısı diğerlerinin başına..”

Mesrure DOKUMAZ


125
To Tumblr, Love PixelUnion